Günümüz Kaspar’a yeni bir anlam yüklüyor

Bild: Gabriel Lara, Pexels

Peter Handke’nin 1967 tarihli post-dramatik oyunu Kaspar’da, Kaspar karakteri neredeyse tamamen dilsiz bir şekilde sahneye atılır ve bir ”dil işkencesi”ne tabi tutulur. Didem Yıldırım oyunu tekrar okudu ve çağdaş dünyanın oyuna nasıl yeni anlamlar yüklediğini gördü.

Peter Handke, diğer bir isminin ‘Dil İşkencesi’ olabileceğini söylediği Kaspar oyununu yazarken, 1800’lü yıllarda Almanya’da yaşamış Kaspar Hauser adlı bir kişinin gerçek hikâyesinden esinlenir. Kaspar Hauser, 16 yaşındayken bulunduğundunda, tek bir cümle dışında hiçbir şey söyleyemezken, zaman içinde konuşmayı, okumayı ve yazmayı öğrenir.

Oyunda, aniden sahneye fırlatılmış ya da oracıkta sahneye doğuvermiş, nereden geldiği, bu yaşa kadar konuşmayı ve çocukluk döneminde doğal olarak öğrenilen diğer basit şeyleri neden öğrenemediği konusunda hiçbir şey bilmediğimiz Kaspar karakterinin, dil aracılığıyla uğradığı işkenceye tanıklık ederiz. Oyun boyunca Kaspar’a dille yapılan bu zulmün amacı temelde ona dil öğretmek gibi görünür. Oysa beyin yıkayıcı suflörlerin asıl amacının, dil aracılığıyla Kaspar’ın zihnine ulaşıp, ona ilk önce düşünmeyi öğretmek, ardından düşündüklerini düzene sokmak ve elbette bu sayede de davranışlarını kontrol ederek, Kaspar’ı da sıradan çoğunluğa eklemlemektir. 

Oyunda, dilin yapısını, işleyişini ve etkisini inceleyip, dilin insan davranışları üzerindeki belirleyici etkisini ve dilsel şiddeti işleyen Handke’nin bu oyun için yarattığı Kaspar adlı karakter, oyunun başında kendisini ifade edeceği bir dil bilmediği gibi yürümekte de zorlanmaktadır. Dil bilmeyen Kaspar’ın sahnedeki acemi adımları, onun herhangi bir davranışı dizimsel bir şekilde gerçekleştirebilme bilgisinin olmadığını gösterir. Kendisine dil öğreten suflörler yardımıyla kelime hazinesi gelişen ve duyduklarına anlam vermeye başlayan Kaspar’ın adımları da böylece cümleleri gibi düzene girer. Örneğin, yürümeyi çok iyi bildiğinden şüphe etmediğimiz suflörler, bu durumu Kaspar’a kurdukları çok iyi cümlelerle şöyle anlatır: “Cümle olmaksızın hiçbir nesneyi göremezsin. Cümle olmadan ayağını diğer ayağının önüne atamazsın. Son adımında cümleyi söylediğin için cümle ile hatırlayabilirsin ve cümleyi söylediğin için de son adımını hatırlayabilirsin.” 


Werner Herzog'un Kaspar Hauser adlı filminden Kaspar Hauser karakteri - Herkes Kendi Başına ve Tanrı Herkese Karşı. (1974)

Oyundaki suflörlerden birisi Kaspar’a “sen bir cümlesin ve kendinden sayısız cümleler oluşturabilirsin” der. Oyunun başında, sadece nasıl öğrendiğini ya da nereden bulduğunu bilmediğimiz şu paradoksal cümleyi duyarız Kaspar`dan: “Bir başkasının bir zamanlar olduğu gibi birisi olmak isterdim.” Başlangıçta tek bir cümleden ibaret olan Kaspar, oyun ilerledikçe suflörler yardımıyla kendisinden onlarca cümle daha üretmeye başlar. Üstelik cümlelerle nasıl düzen kurulduğunu ve bu düzenin nasıl işlediğini de keşfeder.

Kaspar’ın düzene ilişkin bu düşünceleri, dil öğrendikten sonra onun eylemleriyle koşut bir biçimde ilerler. Bilinç düzeyi oldukça yüksek cümleleri ile Kaspar bunu şöyle dile getirir: “Konuşabildiğimden beri düzenli olarak kalkabiliyorum; ama konuşabildiğimden beri düşmek ilk defa acı veriyor; acı verme üzerine konuşabildiğimi fark ettiğimden beri, düşüşteki acı o kadar da önemli değil. Ama düşüşüm üzerine (insanların) konuşabileceklerini bildiğimden beri benim için düşme iki kat daha kötüdür; acıyı unutabileceğimi bildiğimden beri düşme hiç ama hiç acı vermiyor; düşmekten utanabileceğimi bildiğimden beri acım hiç dinmiyor.”

Handke Kaspar’da dili bir performans olarak mercek altına alır ve geleneksel dil algısını ve işleyişini sorgular. Bir oyun kişisi olarak Kaspar taşıdığı özelliklerle, teatral zulümle yeniden şekillendirilmek için kusursuz bir malzemedir. Oyunda teatrallik ve zulümle işleyen despotik kontrol, kendisini dil aracılığıyla karaktere kabul ettirir. Kaspar, kekeleyerek başladığı dil öğrenme sürecinden, havalı cümleler kurabilen fakat sıradan ve bir anlamda tutsak birisi olarak çıkar. 

Yıllar önce Kaspar metnini ilk kez okuyup ve etkilendiğimde henüz bir göçmenlik deneyimin yoktu ve dillerle genel anlamda daha farklı bir ilişkim vardı. Bugün baktığım yerden metnin, dil öğrenimi ve entegrasyon üzerinden yeni bir okumasını yapabiliyorum. Avrupa’nın hemen her yerinde halihazırda uygulanan ve muhtemelen yakın gelecekte İsveç`te de uygulanacak olan dil sınavlarının kol gezdiği bir dönemde Kaspar metninin müthiş bir geçerliliği olduğunu düşünüyorum. Entegrasyon olgusunun temel taşlarından birisi olan dil ediniminin en önemli amaçlarından birisi de kişinin düşüncelerini, dolayısıyla adımlarını düzene sokmak ve onu içinde bulunduğu yeni topluma uyumlamak olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda, oyunda gerçekleşen dil işkencesinin bu durum için mükemmel bir metafor. Aniden sahnenin orta yerine atılan ya da oracıkta ”doğuveren’ Kaspar karakterinin, kendisini bir anda dilsiz ve beceriksiz bulması gerçeği, bu yeni ülkede kendini, dilsiz, bilgisiz ve işe yaramaz hisseden bir mülteciden çok da farklı değil aslında ne yazık ki.

Didem Yıldırım • 2024-02-23
Didem Yıldırım, Türkiyeli sergi yapımcısı ve dramaturg. Çoğunlukla güncel sanat, tiyatro ve kültür üzerine yazılar yazıyor.


Lyktan diller arası etkileşime özel ilgi duyan, çokdilli bir kültür dergisidir. ”Herkes icin sanat” esasından yola çıkarak sanat, kültür ve çokdillilik üzerine yazılar üretiyoruz. Siyasi ve dini olarak serbetst bir yapıdayız ve proje sahibi Konstfrämjandet Västmanland ile birlikte bağımsız olarak yönetilmekteyiz. İletişim

Samtiden ger Kaspar ny mening

Bild: Gabriel Lara, Pexels

Kaspar Hauser kastas ut nästan språklös på scen och utsätts för tortyrliknande inlärning i Peter Handkes postdramatiska pjäs Kaspar från 1967. Didem Yildirim har läst om den, och ser hur samtiden gett den ny mening.

När Peter Handke skrev pjäsen “Kaspar”, som han menade också kunde kallas ”Språktortyr” inspirerades han av den sanna historien om en person som hette Kaspar Hauser, som levde i Tyskland på 1800-talet. Han kunde när han hittades, 16 år gammal, bara säga en mening, men lärde sig sedan att tala, läsa och skriva. I pjäsen bevittnar vi hur karaktären Kaspar torteras av några sufflörer genom språket, han kastas plötsligt in på scenen, vi vet ingenting om var han kommer ifrån, varför han inte lärde sig tala förrän i denna ålder och andra enkla saker som man naturligt lär sig i barndomen. Syftet med denna språkförföljelse av Kaspar verkar vara att lära honom språket.

I pjäsen undersöker Handke språkets struktur och funktion, språkligt våld, språkets avgörande effekt på mänskligt beteende och hur framtvingat tal kan vara en våldsakt. Pjäskaraktären Kaspar kan i början av pjäsen inte uttrycka sig på något språk och har svårt att gå. Kaspars ordförråd utvecklas med hjälp av sufflören som lär honom språket och han börjar förstå vad han hör, och hans steg blir lika regelbundna som hans meningar. Till exempel förklarar sufflörerna, som såklart vet hur man går mycket bra, detta för Kaspar i häftiga och välformulerade meningar som: ”Du kan inte längre föreställa dig någonting utan satsen. Utan satsen kan du inte se något föremål. Utan satsen kan du inte längre sätta den ena foten framför den andra. Med satsen kan du minnas, eftersom du uttalade satsen vid ditt senaste steg och du kan minnas ditt senaste steg, eftersom du uttalade satsen.”

”Du är en mening, och du kan skaffa otaliga meningar från dig själv”, säger en av pjäsens sufflörer till Kaspar. Inledningsvis hör vi en enda mening från Kaspar, och vi vet inte hur han har lärt sig den eller var han har fått den ifrån. Så i början av pjäsen består Kaspar enbart av den paradoxala meningen: ”Jag skulle vilja bili en sådan som någon annan en gång varit.” som han konstant upprepar.


Kaspar Hauser i Werner Herzogs film Kaspar Hauser - Var och en för sig och Gud mot alla. (1974)

Kaspar upptäcker sin ”potential” med hjälp av sufflörerna allteftersom pjäsen fortskrider och börjar producera dussintals fler egna meningar. Dessutom lär han sig hur en ordning upprättas med hjälp av meningar och hur denna ordning fungerar genom meningar. Hans tankar om ordning går hand i hand med hans handlingar efter att han lärt sig språket.

”Sen kan jag tala, kan jag i vederbörlig ordning resa mig upp; men att falla omkull gör mig illa, först sen jag kan tala; men smärtan av att falla omkull är hälften så farlig, sen jag vet, att jag kan tala om smärtan; men att falla omkull är dubbelt så farligt, sen jag vet, att andra kan tala om jag har fallit omkull; men att falla omkull gör mig  överhuvudtaget inte illa längre, sen jag vet, att jag kan glömma smärtan; men smärtan upphör överhuvudtaget inte längre, sen jag vet att jag kan skämmas över att jag har fallit omkull.”

Handke undersöker språket som en föreställning och ifrågasätter den traditionella uppfattningen av av hur det fungerar. Kaspar som en dramatisk karaktär är det perfekta materialet för att omformas med teatral tyranni. Den despotiska kontrollen, som visar sig genom teatralitet och grymhet tvingar sig på karaktären genom språket. Kaspar, som börjar sin språkinlärningsprocess stammande, slutar resan som en vanlig men fängslad person som kan säga coola meningar.

När jag första gången läste Kaspartexten och blev berörd av den var jag ännu inte invandrare och jag hade en annan relation till språk. Nyligen började jag att tänka på Handkes pjäs från 1967 igen, och inser att den inte kunde varit mer aktuell i tider då språktester är tvingande för att få medborgarskap nästan överallt i Europa och säkert i Sverige inom kort. Det viktigaste syftet med språkinlärning, som en del av fenomenet integration, är att ordna ens tankar och därmed ens steg och att få dem att passa in i samhället. Pjäsen språkliga tortyr är en perfekt metafor för detta. För Kaspar, som plötsligt kastas in i scenens centrum eller “föds” där, skiljer sig inte mycket från en flykting som plötsligt befinner sig i ett nytt land, och det faktum att han plötsligt befinner sig stum och inkompetent kan läsas som reaktionen hos en flykting som känner sig värdelös i detta nya land.

Didem Yildirim • 2024-02-23
Didem Yildirim är utställningsproducent och dramaturg från Turkiet. Hon skriver mest om samtidskonst, teater och kultur.